« Önceki | Sonraki »

8/1/2008

Laiklik ve Din (dersleri)


İlköğretimin dördüncü sınıfından başlayarak sekizinci sınıfına kadar haftada 2 saat zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersi okutulmaktadır. Aslında okutulan, Sünniliktir.

 
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 2. maddesinde “Türkiye cumhuriyeti demokratik hukuk, laik ve sosyal bir devlettir" denilmektedir.

Oysa, eğitim sistemimiz, zorunlu din dersleriyle ve sosyal adaletsizligiyle açıkça Anayasa’nın bu maddesine aykırılık arz etmektedir. Bir başka deyişle, Milli Eğitim Bakanlığı’nın verdiği zorunlu din dersi Anayasa’nın 2. maddesini ihlal etmektir.

Gerçi Anayasa, kendi içinde de aykırılıklar taşımaktadır. Örneğin; “Türkiye cumhuriyeti demokratik hukuk, laik ve sosyal bir devlettir" hükmünü getiren 2. madde ile “Din kültürü ve Ahlak bilgisinin zorunlu dersler" arasında sayılmasını hükme bağlayan 24. madde birbiriyle çelişkilidir.

Laik Devlet nedir?

Laik sözcüğü eski yunancada “laos" halk ve “laikos" halkla ilgili olan, dinle ilişkisi bulunmayan anlamlarını ifade etmektedir.

Ortaçağda latince “laikos" laik ve “clericus" ruhban kesimlerini belirlemek üzere ayırım net olarak konulmuş ve yaygınca kullanılmıştı.

Laiklik bu dünyayı, ruhbanlık ise öbür dünyayı düzenleyen(Sami Selçuk, 2004) yönetimler olarak algılanmışlardı.

Dolayısıyla laiklik ilkesi, 1789 Fransız devriminin bir kavramıdır şeklinde ifade edilen görüşlerin doğru olmadığı, bu kavramın ortaçağda da yaygın olarak kullanıldığı görülmektedir.

İslam dünyası böyle bir ayrımı yaşamamıştır. Bunun sebebi, İslam’ın her iki dünyayı (bu ve öbür dünya) da düzenleme yetkisini kendisine vermiş olmasıdır.

Felsefik olarak laiklik akılcılığa dayanır. Laiklik ilkesine göre, hukukun ve politik erkin kaynağı akıldır ve onun yaratılarıdır.

Laik devletin dinlere karşı tarafsız olması gerekirken, Türkiye’de devlet Sünni İslam’ı resmi din olarak kabul etmiştir. O nedenle de “laik devletin dini olamaz" ilkesinden uzaklaşmıştır. Oysa, çağımız sosyal hukuk devletleri çağıdır. Sosyal hukuk devletlerinde her türlü düşünce ve inanç örgütlemede serbest bırakılmış. Devlet tekci değil, çok seslidir. Her türlü düşünce, görüş ve inanca karşı, devlet tarafsızdır, yansızdır. Devletin dini ve görüşü olamaz. Oysa, ülkemizde devletin resmi görüşü de, resmi dini de vardır. Zira, devlet Türk-İslam sentezi etrafında, çizgisinde şekillenmiştir. Dolayısıyla, devlet bir taraf olarak karşımıza çıkmaktadır.


1950’en sonra, devlet cumhuriyet ve laikligin temel ilkerinde ciddi ödünler vermeye basladı.

12 eylül1980 yılında yapılan askeri bir darbeyle, devlet Türk-İslam sentezini resmi ideoloji olarak kabul etti. Laiklik ilkesi bir anlamda rafa kaldırıdı. Diyanet tekelleşti. Türkiye’nin her tarafına İmam-Hatip Okulları açtırıldı. Bu operasyon, hemde “Atatürk İnkilapları’nın Bekçileri" olduklarını her fırsatta ilan edenler tarafından gerçeklestirildi.

Diyanet’e ilişkin birkaç söz

Türkiye Cumhuriyeti rejiminde, Diyanet İşleri Başkanlığı bir düzenlemedir ve bu kurum Anayasa güvencesindedir. Diyanetin kuruluş amacı ve görevleriyle ilgili 1982 Anayasa’sının 136. maddesinde şöyle denilmektedir: “Kurumsal bir düzenlemeyle, genel idare içinde yer alan, Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen konuları yerine getirir.

Anayasa’nın bu maddesi bir dizi soruyu beraberinde getiriyor:


1. Diyanettin faaliyeti ve uygulaması, laiklik ilkesiyle bağdaşır mı?

2. Acaba Diyanet, “Bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında" kalmış mıdır?

3. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Diyanet “milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi" sağlamış mıdır?

Ne yazık ki, bu soruların hiçbirine olumlu yanıt vermek olanaklı değildir.

Anayasa’nın 2. maddesinde: “Türkiye Cumhuriyet, ... demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir" tanımı getirilmiştir. Yani, devletin laik olduğu belirtilmiştir.


Elbetteki, laik devlet, dinsel alanda düzenlemeler yapabilir. Yapısal bir kurum oluşturulabilir. Laikliği güvence altına almak açısından, devlet dini bir kurum yapısına gereksinim duyabilir.

Ancak devlet, altına imza koydugu uluslararası belgeler, sözleşmeler ve iç yasal düzenlemeler gereği, bütün inançlara eşit uzaklıkta yaklaşmak zorundadır. Her inanca saygı duymak gibi bir görevi vardır.

Çünkü din, inanç ve vicdan özgürlüğü, inanma veya inanmama hakkını laik devlet güvence altına almak zorundadır.

Laik devlet inançlara müdahale edemez. Ancak, farklı inanç ve düşünce gruplarının topluluklarının birbirlerine müdahale etmemeleri, birbirlerine saygı göstermelerini, laik devlet sağlar, o önlem alır, o düzenler.

Dileyenin istediği inançtan olması, o inancın gereklerini yerine getirmesi, ama başkalarını rahatsız etmemesi, onları zorlamaması, mecbur etmemesi koşullarını kabul etmek zorundadır. Prof. İbrahim Kaboğlu’nun tabiriyle: “Bu laiklik ilkesine, yaklaşmasına göre ortaya çıkabilecek bir toplumsal değer alanıdır. Toplumun yapılanma biçimidir

Diyanet İşleri 2003 bütçesi 1,122 katrilyon lirayla, Enerji, Kültür, Ulaştırma, İçişleri, Tarım ve Bayındırlık bakanlıkları bütçelerinin toplamından daha fazladır. Adalet Bakanlığı’nın bütçesine eşittir.


100 bini aşan kadrosuyla da Diyanet, belli kesimlere hizmet sunmuyor. Sadece Sünniliğe hizmet ediyor. Diğer inançlar yok sayılmaktadır. Onbinlerce imam maaşlıdır. Hiçbir kilise papazı, sinagog rabini, Alevi dedesi maaşlı değildir. Kaldı ki, müftüler, 5 ezan okuyan imamlar, hocalar tam maaşla çalışmaktadırlar. Çok az saatlik bir çalışmayla işçilerden, memurlardan, öğretmenlerden ve emeklilerden daha fazla ücret almaktadırlar.

Bu uygulamalar gözönünde bulundurulduğunda, bu günkü Diyanet İşlerinin yapısı, devletin laiklik ilkesi ile ters düşmektedir.


Kaldı ki, uygulamada Diyanet, Anayasa’da belirtilen: “Bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak, milletçe dayanışma ve bütünleşme şeklinde ifade edilen amacı da ihlal etmektedir.


Ayrıca, Diyanet diğer tüm inanç kesimlerine hizmet götürse bile, çağdaş laiklik ilkesiyle bağdaşmaz bir yapıya sahiptir.


Sağlık, Eğitim; Kültür ve Adalet hizmetleri bütçelerinden kesilerek, Diyanet İşleri bütçesi oluşturulmaktadır. Başka bir deyimle, eğer Diyanet bütçesi ağırlığı olmasaydı, 1.122 trilyon sağlığa, eğitime, kültüre ve adalete aktarılacaktı.


İbrahim Kaboğlu şöyle yazıyor : “Bütün inanç sistemlerini kapsamına alsa da, bu şekilde kurulmuş olan bir birimi(Diyaneti), bu kadar büyütmek ve bunu da laikliğin güvencesi olarak nitelendirmek, ben açık olarak söylüyorum, ikiyüzlülüktür".


O halde, Diyanet salt ciddi bir kambur değil, aynı zamanda laiklik ilkesine de tümüyle aykırıdır.

Zorunlu din dersleri uygulamasi ne zaman basladi?

Zorunlu din dersleri, 12 Eylül rejiminin, hemde anayasayla güvence altına alınan laik cumhuriyete bir armağanıdır. Bu yetmiyormuş gibi, 1950’lerden sonra her tarafta mantar gibi biten Imam Hatip Okulları meslek okulu statüsünden çıkarılıp lise unvanıyla temel eğitim kurumlarına dönüştürülmüştür.


İzinli, izinsiz Kur’an kursları hafız yurtları ülkenin her tarafına yayılmıştır.


Tüm bunlar,12 Eylül rejiminin eseridirler.


Laik cumhuriyetin Eğitim Birliği Yasası yıkılmıştır. Milli Eğitim yerini bağnazlık eğitimine bırakmıştır. Türk-İslam sentezi eğitimin temel taşı olmuştur.

Din dersleri programı Hanefi mezhebinin programıdır (Balkız).


Bilinir ki, din dersi adı ve içeriği gereği metafiziktir / dünyaötesidir (Balkız).


Zorunlu din dersi uygulanması, bir insan hakları ihlalidir (Balkız).

Zorunlu din dersleri laik devlet ve laik düşünce ilkesine aykırıdır.

Devlet, dinin elinden kurtarılmalıdır. Laiklik ilkesi zaten bunu gerektirmiyor mu ?


Din ve inançlar – Alevi inancı da dahil – kendi mecralarına dönmeli, kamu alanından sökülüp atılmalıdırlar.

Dinler ve inançlar dünya ilişkilerinden arındırımalı, bireylerin vicdanlarına terkedilmelidirler.


Laiklik ve din birbirlerine hiç mi hiç yakışamazlar. Kurt ve kuzu nasıl birlikte yaşarlar ki.


Dinler mitoslara, efsanelere ve hurefelere dayanırlar.


Oysa, laik cumhuriyetin temeli bilim, akıl ve özgürlüktür.


Laiklik, bireyin özgürlüğü ve geleceğini belirleme hakkıdır. Din baskısından kurtularak, özgürce düşünmesi, yaratıcı gücünü, aklını insanlık yararına kullanması demektir.



İlköğretimin dördüncü sınıfından başlayarak sekizinci sınıfına kadar haftada 2 saat zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersi okutulmaktadır. Aslında okutulan, Sünniliktir.


“ Din dersi programı öğrencilerin kafasını karıştıran, onları çelişkilere sevk eden bir programdır" (Balkız).


Durum bu denli vahimdir.Eğitimde gerçek bir cinayet yaşanmaktadır.


Laik Cumhuriyette din ve devlet işleri birbirinden ayrılması gerekirken, Milli Eğitim sistemi Sünniliği / Hanefi mezhebini işte genç çocukların beyinlerine böyle aşılıyor. Onları bu dünyadan, akıldan ve bilimden koparıyor, öte dünyaya salıyor. Duayı, orucu, namazı, kaderi, ahireti, ibadeti, iman etmeyi, camiyi öğretiyor. Tek sözcükle, öğrencilere şeriatı öğretiyor.


Server Tanilli ile birlekte söylersek, din kurumu ve düşüncesi artık aklın mahkemesinden geçmelidir.


Evrenin merkezine Tanrı’yı değil, insanı koymak çağdaşlığın gereğidir.


Dokunulmaz ve kutsal olan insan olmalıdır.


Eğitim laikleştirilmeli, okullar birer laiklik kaleleri olmalı ve zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır.

YAZAR: KASIM YEŞILGÜL
Kaynak: www.alevi.com

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

2 yorum yazılmıştır

  1. Yazan: agnostik13 | Tarih: 2009-07-10 14:27:17
    Konu: diyanet
    evet diyaneti kuran Atatürk'tür fakat o zamanki kuruluş amacıyla bugünkü işleyiş arasında çok büyük farklar bulunmakta..tıpkı Atatürk'ün kurmuş olduğu chp ile bugünkü chp arasında fark olduğu gibi..

    Bağlantı »

  2. Yazan: isimsiz | Tarih: 2009-07-08 14:51:32
    Konu: Diyanet işleri
    Diyanet işleri başkanlığını kuran Atatürk'tür.
    tabi siz Atatürk'ten daha Atatürkçüsünüz...

    Bağlantı »

Daha güzel bir dünyanın, daha özgürlüklü bir dünya olmadan gerçekleşemeyeceği açık. Daha özgürlüklü bir dünyanın kurulabilmesi için de tabuların yıkılması gerekli. Her türlü tabu yıkılmalı. En başta da dinlerden , "inanç"lardan kaynağını alan tabular.

"Özgürlükleri bağlayan her türlü zincir kırılmalı, en başta da kafalardaki "iman zinciri". İman zincirine bağlı düşünce sabittir, değişmezdir. Bu ise doğanın değişken yapısına terstir. Zincirli zihin gelişme gösteremez; değişmelere, gelişmelere ayak uyduramaz. Dünyamızdaki her türlü olumlu gelişme, dinin ve imanınki başta olmak üzere, tabuların zincirinden kurtulabildiği, yol bulabildiği ölçüde gerçekleşebilmiştir. İnsan aklı, bilim, teknoloji, insan hakları alanında ulaşılan noktalar, bu yoldaki adımların ürünleridir.

Akıl ve bilim aydınlık kesimdedir. Din ve iman ise karanlık kesimde. Aklın, bilimin ölçüleri bellidir. Gözlem vardır, deney vardır, nesnellik vardır...Yolu ışıklandıran da bunlardır. Öyleyse "din"in üzerine nasıl gidilmesi gerektiği ortada ve son derece açık: Karanlığın üzerine nasıl gidilirse, "din"in üzerine de öyle gidilmelidir. Karanlıkla savaşılırken ışık gereklidir. Dinin, imanın üzerine gidilirken de..."